Çakmak Mahallesi, Horasan caddesi No:3 Ümraniye - İstanbul

0216 365 35 61   -    info@guhertas.com 

  • Facebook - Beyaz Çember
  • Heyecan - Beyaz Çember
  • Beyaz Instagram Simge
  • YouTube - Beyaz Çember

Gühertaş Hakkında

Meslekler

 

MESLEKLER

 

     BAKKALLAR:

     Gühertaş da ilk bakkal dükkanı İkinci Dünya Savaşı yıllarında Ahmet Zaimoğlu (Aşuh) tarafından açılarak işletilmiştir. Bakkal Aşuh amca mal almak için gittiği Sivas’ta parasını çaldırır arından köye dönemez Aydın’a gider iki yıl kadar orada çalışarak para biriktirir ve köye döner. Kendisinin ayrılmasından sonra kapanan bakkal dükkanını yeniden çalıştırmaya cesaret edemez. 1950 lerin ortalarında ise Zeki Kaya bakkal dükkanı açar. Zeki amcanın bakkal dükkanı aynı zamanda köyde belli bir yaşın üzerindeki insanların ayak üstü sohbet ettikleri bir yer olması nedeniyle de önem taşır. Zeki amca uzun yıllar muhtarlık yaptığı için köyün sorunları çoğu kez bakkal dükkanında tartışılır, adeta muhtarlık bürosu gibi çalışırdı.

     Zeki amcanın bakkal dükkanında bakkaliye çeşitleri yanında, manifatura çeşitleri, züccaciye çeşitleri ve mevsimine göre de meyve çeşitleri bulunurdu. Günümüzün marketi konumundaki bakkal dükkanı uzun süre çok iyi çalıştı, bunda Zeki amcanın muhtar oluşunun yanında çok iyi bir esnaf oluşunun da etkisi vardı.

     Gühertaş’ın konumu itibari ile Doğanşar-Şerefiye yolu üzerinde olması, Doğanşar’ın kimi köylerinin yayla yolu üzerinde olması Zeki amcanın bakkal dükkanının iyi iş yapmasında etkili oldu. Bunun yanında o yıllarda Gühertaş 150 hanenin yaşadığı kalabalık nüfusu olan bir köydü bu nedenle en iyi müşterileri de köy halkı idi. Zeki amcadan peşin parayla alış veriş yapan insana  ender rastlanırdı, genelde herkes alış verişini güze veresiye yapardı. Güz’ün harman sonunda arpa, fiğ satacak yada ağılından toklu satacak bakkala olan borcunu verecek. Anadolu’daki köy ve kasaba bakkallarının en önemli sorunu olan veresiye mal vermek Zeki Kaya’nında belini büktü ve iflas etti.

     Zeki Kaya’nın bakkal dükkanının iyi çalıştığı dönemlere özenen Zihni Yıldız, Şahin Kütük ve Ahmet Keskin de bakkal dükkanı açtılarsa da iflastan kurtulamadılar. Şahin Kütük’ün bakkal dükkanının baş müdavimleri ise gençlerdi.

 

     MAKİNECİLER:

     Harman zamanı köylünün en meşakkatli işlerinden birisi de makine çekmekti. Düven veya karapatozlarla ezilen saplar ahşaptan yapılmış tığ çekme makineleri ile savrulurdu. Böylece saman ve buğday (çec) birbirinden ayrılırdı.

     Gühertaş köyüne ilk tığ çekme makinesi Veli Çavuş (İbrahim Altun’un babası) tarafından getirilmiştir. O zamana kadar harmanlarda öküz koşularak düvenle malama haline getirilen ekin sapları rüzgarda yaba ile savrularak taneler ayıklanıyordu. Veli Çavuş misafir olarak gittiği bir arkadaşının köyünde gördüğü tığ çekme makinesinden bir tane satın alarak köye getirir. Dilekpınarlı (İştoşun) Ahmet ustadan tığ çekme makinesi yapmayı öğrenen köyün en iyi marangozlarından Kemal Albayrak yenilerini yapar böylece tığ çekme makinelerinin sayısı çoğalır.

     Her ailenim tığ çekme makinesi olmadığı için harman zamanı önceden sıra alınır, makinecilere çıkan çec’den bir yada iki teneke (gödük) hak verilirdi. Harman zamanı köylünün hem çok çalıştığı hem de çok yorulduğu bir dönemdir. Gündüz tarlada ekin biç, harmanda düven sür, gece sabaha kadar da tığ çek..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

     Köyde tığ çekme makinesi olan aileler Veli Çavuş, İnce Molla, Hasan Kütük (Kütüğün Mavuşu), H.Ömer Albayrak (Hacıağa), İsmail Onbaşı (Kazım Güneş’in babası), Mustafa Güzel (Köroğlan), Mustafa Coşkun (Molla Mustafa), Hüseyin Gümrah (Türkmenler), Mustafa Turan (Molla Pıstıl), Nesimi Turgut, M.Ali Parlak (Bayram), Hidayet Yılmaz ve Mustafa Bayram (Seyrekbasan).

     Günümüzde elemeli patozların çoğalmasıyla birlikte tığ çekme makineleri tarihe karıştı. Artık nostalji olarak hafızalarımızda yaşamakta. İstanbuldan köye tatile gelen çocuklarımıza tığ çekme makinelerini anlatmak sanki bir müzede rehberlik yapmak gibi zevkli.

      Bir tığ çekme anısı

     “Şafak sökerken kağnı arabasıyla Murasula giden Şakir Coşkun kuşluk vakti bir araba sapla köye döner. Yemekten hemen sonra öküzleri harmanda düvene koşar ve ikindi vaktine kadar düven sürer. Daha dinlenmeye fırsat bulamadan babası Molla Mustafa tığ çekme makinesini kurar çünkü hava bozmaya  başlamış harmanda yığılı dağ gibi tığ çekilecektir.

     Şakir makinenin kolunu çevirirken evin diğer erkekleri yığılı malamaları yaba ile makineye koyar. Sabaha kadar durmadan makine çekerler, tığ bittikten sonra sıra çec’in elenmesine gelir. Molla Mustafa makinenin üzerine çıkar, kadınlar tenekelerle çeç’i makinenin üzerine boşaltırken, Şakir yine makinenin kolunu çevirmeye devam eder.

     Ancak Şakir uykusuz ve yorgun ayakta duracak hali yok, babasının korkusundan makinenin kolunu bırakması da mümkün değil. Başını makineye dayar bir yandan uyurken bir yandan koluyla makineyi çevirir. Bu arada kulağına gelen seslerden babasının daha hızlı çevir dediğini duyar gibi olur ve makinenin kolunu hızlı hızlı çevirmeye başlar. Şakir çevirdikçe makine hareket eder ve harmanın öbür ucuna kadar ulaşır. Molla Mustafa bir yandan oğlu Şakir’e yavaş ol diye bağırırken bir yandan da düşmemek için makinenin üst kollarına tutunur.

     Babasının bağırtısı ile uyanan Şakir uyku sersemi ne bağırıyorsun diye çıkışınca, Molla Mustafa “ulan Moskof makineyimi kıracaksın yoksa benimi öldüreceksin?”diye hiddetli hiddetli bağırır.”

 

     TÜCCARLAR:

     Gühertaş ekonomisinin temeli tarım ve hayvancılığa dayalı olduğu için tüccarlık yapan kişiler genelde hayvan ticaretiyle uğraşmışlardır. Küçükbaş hayvan tüccarlığı yapan kişiler Hasan Kütük (Kütüğün Mavuşu), Mustafa Turan (Molla Pıstıl) ve oğlu H.Basri Turan, Zeki Kaya ve Zihni Yıldız.Bu tüccarların Tokat taraflarından ve çevre köylerden  topladıkları yozlar (erkek toklu) kendi çobanları tarafından ayrı olarak otlatılırdı. Yozlar Sivas yada Ankara’dan gelen tüccarlara satılır. Satılan yozların parasının peşin olarak alınamaması tüccarlarımızı ve köylüyü perişan etmiştir. 1970 lerin başından itibaren bu işi yapan tüccar kalmadığı gibi köyde küçükbaş hayvan yetiştiriciliği de yok olmuştur.

     Büyükbaş hayvan ticaretiyle uğraşan tüccarlarımız Arif Kaya (Gücük Arif), H.Basri Turan ve Eyüp Aydın. Özellikle Arif  Kaya’nın yaptığı ticaret tarzı çok enteresandır bir malı veresiye 100 liraya alır, peşin paraya 50 liraya satar, borcun ödenme zamanı geldiğinde sıkıntı yaşardı. Onun bu tarz tüccarlık yapması en çok üç oğlu Mehmet, Hasan ve Ahmet’i maddi yönden zor durumda bırakmıştır. Arif Kaya bu alışkanlığından halen vazgeçmiş değil, buna benzer ticaret usulü Gühertaş insanı arasında ve çevre köylerde “Gücük Arif işi” diye anılır hale gelmiştir.

 

     MARANGOZLAR:

     Gühertaş’ın bir orman köyü olması marangozluk mesleğinin gelişmesine yol açmıştır. Bilinen ilk marangoz Salih oğlu Kasım Hoca’dır. Büyüklerin deyimiyle Gühertaş da marangozların piri olarak bilinir. Kağnı arabası, ambar, oda donatımı alanında iyi bir marangozdur.

     Salih Şimşek (İngiliz) ambar yapımında öyle ustalaşmıştır ki çevrede onun kurduğu ambara su dahi işlemediği söylenmektedir. Kendisine İngiliz lakabı verilmesinin nedeni yapmış olduğu ambarların kalitesi ve ince işçiliğinden kaynaklanmaktadır.

     Kemal Albayrak ambar yapımında İngiliz den sonra gelen en iyi ustadır. Köyde tek tığ çekme makinesi yapan marangoz olarak bilinir, ayrıca ev yapımı, teker çekimi hariç kağnı arabası yapımında ustalığı tartışılmaz.

     Kağnı arabası yapımında Hasan Başar (Coruh Hasan), M,Ali Parlak (Bayram), İsmail Altun, Hakkı Keskin, Hüseyin Gümrah, Hasan Gümrah ve Ahmet Budak belli başlı marangozlardır. Özellikle Gümrah kardeşlerin yaptığı arabalar çok meşhurdur, teker çekiminden başlayarak bir kağnı arabasını mükemmel bir şekilde yaparlardı ki çevre köylerden de araba yaptırmak isteyenler hep onlara gelirdi. Gümrah kardeşler ambar yapımında da maharetlidir.

     Yine Ali Şimşek (Fazil), Hüseyin Gümüş ve Ahmet Albayrak’ı marangozlar arasında sayabiliriz. Mustafa Güzel (Köroğlan) ise köyün düven yapan tek ustasıdır.

 

     DEMİRCİLER:

     Atalarımız yıllar önce Ergenekon’dan çıkabilmek için dağda ki demir madenini ateşler yakıp körüklerle eritmek zorunda kalmışlardır. İşte o günlerden beri ateş, örs ve demir Türk milleti için günlük yaşamını kolaylaştıracak aletlerin yapımında önemli bir unsur olarak demircilik mesleğinin gelişmesini sağlamıştır. Geçmiş ve geleceğin en geçerli mesleklerinden biri hiç şüphesiz demircilik mesleğidir.

     Demirci dükkanları köylerde körük olarak bilinmektedir. Körük, ateşe hava vererek canlandırmaya yarayan, hayvan derisinden yapılan üfleme aracıdır. Gühertaşlı olup ta bu dükkanlarda demir dövülürken körük çekmeyen yok gibidir. Ateşin başında kızgın demiri çekiçlemek ona şekil vermek hem marifet hem de bilek gücü ister.

     Gühertaş ta bilinen ilk demirci Mehmet Pelit’in babası Feyzullah (Tahtakörük)’tır. Mesleği asker ocağında öğrenir. Köye dönüşünde tahtadan bir körük yapar bundan dolayı köylü kendisine Tahtakörük demiştir. Köyde bilinen ilk demirci dükkanını açan ise Mehmet Demir (Gül Mehmet) ‘dir. O da Tahtakörük gibi demirciliği asker ocağında  öğrenir köye döndüğünde de ilk demirci dükkanını (körük) açarak mesleğini sürdürmüştür. 1934 yılında soyadı kanunu çıktığı zaman ailesine Demir soyadını almıştır. Mesleğinin körelmemesi için yeni ustaların yetişmesini sağlamış, oğlu H.İbrahim ile yeğeni Nesimi Turgut’u çekirdekten yetiştirmiştir.

     Ustası Gül Mehmet’ten demircilik mesleğinin inceliklerini öğrenen Nesimi Turgut kendi demirci dükkanını (körük) açarak 1982 yılına kadar mesleğini en iyi şekilde sürdürmüştür. Oğulları Mihdat ve Hüseyin’e mesleğini öğretmiş olmasına rağmen bu gün sadece köyde yaşayan büyük oğlu Hüseyin Turgut baba mesleğini sürdürmeye çalışmaktadır.

 

     DEĞİRMEN VE DEĞİRMENCİLER:

     Anadolu köylüsünün kışlık ununu öğüttüğü su değirmenleri, elektrik kullanımının giderek yaygınlaşması ile yerini elektrik gücüyle çalışan değirmenlere bıraktı. Bu gün su değirmenleri nostalji olarak hafızalarımızda, çoğunun yeri virane haline gelmiş durumda.

     Gühertaşlılar tarafından çalıştırılan değirmenlerden biri köyün altında Gızılcatarla denilen yerdeki Hırhıl değirmendir. İmamlar denilen aile tarafından işletilen Hırhıl değirmen 1970 lere kadar çalışmıştır, bu gün işletilmek istense dahi değirmen taşını döndürecek yeterli su yoktur.

     Bir başka değirmen Baytarlar mezrasının alt yanında Tozanlı ırmağı üzerinde bulunan Cerdük’ün değirmenidir. İmamlar’a ait olan bu değirmen yakın zamana kadar Ahmet Ateş (Yağcı) ve Mustafa Ateş (Filik) tarafından çalıştırılmıştır. Özellikle Ahmet Ateş bir değirmeni sıfırdan kuracak kadar çok iyi bir değirmenci ve değirmen sevdalısıdır. Onun yaşamında varsa yoksa değirmen ona göre değirmen bir tutku, bir sevda, bir sevgili işte böylesine bir değirmen delisi.

     Yine Gühertaşlılara ait başka bir değirmen Murasul’un altında Tozanlı ırmağı üzerinde bulunan Nesimi Turgut ve Zeki Kaya tarafından çalıştırılan değirmendir. Murasul da yaşayan Rumlar tarafından kurulan bu değirmen Rumların ayrılmasından sonra yıkılmış ancak daha sonra aynı yere Nesimi Turgut ve Zeki Kaya yeni bir değirmen yaparak 1980 lerin başına kadar çalıştırmışlardır.

     Şerefiye de, Kösedağ dan doğan Tozanlı ırmağı üzerinde bulunan ve Rum’lara ait olan Şerefiye değirmeni, Rumların ayrılmasından sonra Selanik göçmeni olan Hatice hanıma ondanda  Hacı Asım’a geçmiştir. Bu aileden Salih onbaşı, Turan Yıldız ve Sabri Yıldız uzun süre çalıştırdıktan sonra yakın zamanda Hacı Asım’ın torunları elektrikle dönen taş koyarak çalıştırmaya devam etmektedirler.

     Salih Yıldız 2004 yılında Şerefiyede Dereköy yolu üzerinde elektrikle çalışan yeni bir değirmeni faaliyete geçirmiştir. Bu değirmen günümüzde Şerefiyenin çalışan tek değirmenidir.

     Güzün değirmende un öğütmek zahmetli ve yorucudur çünkü günler öncesinden  un çuvallarına konulan yıkanmış unluk buğdaylar kağnı arabasıyla değirmene götürülür, sonra  değirmenciden sıra (keşik) alınırdı. Un öğütmek iki yada üç gün sürer, değirmenciye 1/25 veya 1/30 oranında hak verilirdi. Değirmende un öğütmenin zahmeti ve yorgunluğunun yanında zevkli tarafı da vardı, özellikle ocak taşında yapılan sıcak gömbe (gilik)’nin üstü açılarak tereyağı karıştırılıp yenmesi hem lezzetli olur hem de insana bütün yorgunluğunu unutturur. Ayrıca unu öğütüp değirmenden gelirken eşe dosta mutlaka değirmen gömbesi (gilik) getirilirdi.

      Bir değirmenci anısı

     “Ahmet Ateş (Yağcı) İstanbul’a taşınır ve bir sonbahar günü Şerefiyedeki bir değirmeni çalıştırmak için otobüsle köye gitmesi gerekir. Yolculuk sırasında otobüs Yozgat’ın Sorgun ilçesinde iftar için mola verir. Yemeğini yiyen Yağcı Ahmet elini yıkamak için lavaboya gider, dönüşte otobüsü kaçırır arkasından koşarsa da yetişemez.

     Yol boyu yürümeye başlar karanlık iyice çöktüğü için el kaldırdığı hiçbir araba durmaz, korkmaya başlar yorgunluktan yürüyemez hale gelince geceyi yola yakın bir çalının dibinde uyuyarak geçirir. Günün ışımasıyla yeniden düşer yollara el kaldırdığı arabalar hırsızmıdır, serserimidir diye almaz. Yollarda aç susuz yaya olarak tam altı günde Akdağmadeni yakınlarına kadar gelir yorgunluğunu gidermek için dere boyu akan bir su hark’ının yanında bulunan ağacın altında dinlenmeye koyulur.

     Yukarıdan elinde küreğiyle gelen bir adam selam verir, aralarında muhabbet başlar Yağcı Ahmet başına gelenleri anlatır. Adam ne iş yaptığını sorunca, Yağcı değirmenci olduğunu söyler. Adam benimde değirmenim var ancak bir türlü taşa ayar veremiyorum bu yüzden verimli çalışmıyor eğer anlıyorsan ve bana yardımcı olursan minnettar kalırım.

     Yağcı, o benim işim tam adamına çattın amca hadi gidelim diyerek birlikte değirmene giderler. İşinin uzmanı olan Yağcı uzun uğraşılardan sonra değirmen taşına öyle bir ayar verir ki değirmenci hayretler içinde kalır. Akşam değirmende yenilen yemekten sonra Yağcı yorgunluktan oturduğu yerde uykuya dalar.Sabah kahvaltısından sonra adam değirmeni kar ortağı olarak işletmeyi teklif eder ancak Yağcı sözü olduğunu köydeki değirmeni çalıştırmak için gitmesi gerektiğini belirtir. Adamın vermek istediği parayı onuruna yedirip almaz veda ederek ayrılır ve yaya olarak Akdağmadenindeki benzinliğe gelir. Benzincinin yardımıyla Erzurum’a gitmekte olan bir otobüse biner ve  yedinci günün akşamı geç vakit Zara’ya ulaşır.

     Geceyi otelde geçiren Yağcı Ahmet sabah Şerefiye yönüne giden bir kamyonla sekizinci günü öğle üzeri köye varır.”

   

     NALBANTLAR:

     Tek geçim kaynağı tarım ve hayvancılık olan Gühertaş ta nalbantlık en geçerli ve saygın mesleklerden birisiydi. Çünkü tarım faaliyetlerinin ağır yükünü çeken öküzlerin ayak tırnaklarının, binek atlarının ayak tırnaklarının nallanması gerekmektedir. Nalı düşen bir öküzün ayağının aksaması işin gücün geri kalması demektir. Hele birde ekinin harmanın en yoğun olduğu bir zamana denk gelirse vay ki vay.

     Ekin-ot zamanı nalbantlara yalvar, yakar iş yaptırılır, nazlanırlar, kırk dereden kırk su getirirler. Günümüzde nasıl ki lastiği patlayan bir otomobili yürütmek için oto lastikçiye gereksinim duyuluyorsa o dönemde köylerde de nalbantlara gereksinim duyulmaktadır. Önce nalbant efendiden sıra alınır, tırnakları yumuşasın diye öküzler dereye bağlanır, daha sonra nalbant efendi mesleğini icra ederdi. Tespit edebildiğim kadarıyla en eski nalbantlardan biri Nemsi Turgut’tur.

     Gühertaş’ın en iyi nalbantı ise Mehmet Pelit (Memilik)’tir. İşinin ehli ve mesleğini severek yapan Mehmet amcanın müşterileri sadece köy halkı değil, civar köyler ve orman koruma memurları (ormancılar)’dır. Bu nedenle herkes Memilik’in hatırını sayar, işine yardım eder, özellikle ormancılar dağdan kağnı arabasıyla odun getirilirken Memilik’in arabasını görmezden gelirdi.

     Bunların dışında Mehmet Demir (Gül Mehmet), Kadir Şimşek, Hüseyin Turgut, Ahmet Ateş (Kozak Ahmet) ve Ahmet Bülbül (Çiğdemin oğlu)de nalbantlık yapmıştır.

 

     ÇOBANLAR:

     1970 lerin sonlarına kadar 150 hanenin yaşadığı Gühertaş ta kalabalık nüfusun yanında köyde beslenen büyükbaş ve küçükbaş hayvan sayısı da çoktu. Köyün malı iki çoban tarafından otlatılır (güdülür), danaların ayrı çobanı olur ayrıca mandalar (inek kömüşü)’da ayrı çoban tarafından otlatılırdı.

     Koyun ve keçi sayısı o kadar çoktu ki köyün davarının tek bir sürü halinde otlatılması zordu bu nedenle iki ayrı gurup halinde otlatılırdı. Genelde ağılları Cerit ve yukarı mahallede olanlar davarını aynı çobana, aşağı mahalle ve karşı mahallede olanlarda başka bir çobana katardı. Davar sürüleri mutlaka iki çoban tarafından güdülür, ayrıca kuzularında kuzu çobanı olurdu. Çobanlık yapan ailelerin iyi cins kangal köpekleri olur. Çünkü bu köpekler dağda kurt’a, kuş’a karşı çobanların can yoldaşı ve sürünün koruyucusudur.

     Sıradan biri çobanlık yapamaz, çoban olacak kişinin dağları, otlakları, hayvanların ne zaman sulanacağını, ne zaman tuzlanacağını iyi bilmesi gerekir. Çobanlık yapanlar mesleklerini öylesine benimsemişlerdir ki hayvanların kulağındaki eninden kimin olduğunu hemen bilirlerdi. Özellikle davar (koyun)çobanlarının işi çok zordur çünkü gece davarın yanında yatarlar ve nöbetleşe uyurlar, bazen her iki çobanda uyuya kalır işte o zaman davara ya kurt dalar yada sürü yürür gider, bu çobanların hiç istemedikleri bir şeydir. Tüccarlık yapan ailelerin yozları köyün davarından ayrı olarak kendi çobanları tarafından güdülürdü. Çobanlara önceleri hayvan başına hak olarak buğday verilirken son dönemlerde para verilmeye başlandı.

     Gühertaşta çobanların piri olarak Hasan Kütük (Kütüğün Mavuşu) kabul edilir, en iyi çobanlar bu aileden çıkmıştır. Çobanlık yapan aileler ve çobanlar ise şunlardır. Kütükgilden Mustafa (Şahin’in babası), Osman, Hazma (Kara Hazma); Hüseyinağagilden Cemal Güneş; Hasanağagilden Ebubekir (Abbekir), Mahmut (Kömo Mahmut), İsmail (Koca İsmail); Hacı Asimgilden İzzet Onbaşı, Faris (Gündük Mavuş), Azimet, Sabri (Çakıcı); Hüseyin (Uncoğlu); Seferigilden Mehmet (Forini), Ö.Osman; Budakgilden Muhsin (Topal Muhsin), İsmail (Övez), Ömer (Keltömer); İnce Mollagilden Sıtkı (Altıparmak); Mihdatağagilden Mustafa (Mektepli); Gül Mehmetgilden Abbas; Karacagilden Mehmet (Andırya), Yusuf (Topal Yusuf); Bayramgilden Ahmet (Kara Ahmet); Şahmangilden Bekir; Türkmengilden Zikri.

     Bu çobanlar içinde maceralarıyla hiç şüphesiz Ö.Osman’ın ayrı bir yeri vardır. Çünkü ne keramettir bilinmez ama Ö.Osman’ın davarı nerede yatıyorsa köyün gençleri soluğu onun yanında alır, sabaha kadar ne yerler, ne konuşurlar, ne yaparlar bilinmez.

 

     MEHTERLER:

     Türk müziğinin önemli enstrümanlarından biri olan davul zurna köylerde düğün, nişan gibi eğlencelerin vazgeçilmez müziğidir. Bu mehterlerin saygınlığını artırmıştır. Gühertaş’ın son yüzyıl içerisinde en önemli mehteri Kölmen (Mahmut Yahşi)’dir. Sadece Gühertaş’ın değil çevre köylerinde aranan mehteridir. Düğün yapacak aileler aylar öncesinden onda çocuklarının düğününü çalması için sıra alırlardı. Vefat ettiği ana kadar zurnasını elinden düşürmemiştir. Çevre köylerde, düğününde zurna çalmadığı damat yok denecek kadar azdır.

     Kölmen’in babası ölünce annesi Gölbaşı köyünden Mumcu ile evlenir. Kölmen annesini ziyaret için Gölbaşı köyüne gider mehter olan babalığı Mumcu’ya “ahtım var zurna çalarak beni Gedek Şakir’in değirmeninin oraya kadar götürüp getirirmisin?”diye ricada bulunur. Babalığı isteğini kabul etmez bu Kölmen’in içine oturur ve ahdeder bende mehter olacağım. İşte Kölmen’in mehterliği böyle başlar. En son mehterlik yaptığı Dilekpınar köyünde ki bir düğünden yalnız dönerken Anduz denilen yerde kar fırtınalı  bir havada kalp krizi geçirerek yaşamını yitirmiştir.

     Mehter Kölmen’in en büyük özelliği çok çabuk sinirlenmesidir. Ufacık bir şeye sinirlenir ya düğünü yarıda bırakmaya kalkışır yada zurnasını kırardı. Zurnasını kırdığı zaman köyün gençleri aralarında para toplar yeni bir zurna alırdı. Bir diğer özelliği de çaldığı düğünlerde kendi köylüsü Gühertaş’lı bir pehlivanın yenilmesini asla kabullenemezdi.

     Kölmen dışında A.Rıza Gümrah (Gülpaşa) ve son dönemlerde İsmail Güzel de mehterlik yapmışlardır. Bu mehterlere eşlik eden davulcular arasında Mustafa Yahşi, Osman Başar, Halil Yahşi, Hüseyin Yahşi, Abdurrahman Aydın ve Mehmet Yücel’i sayabiliriz.

 

 

     KAHVECİLER:

     Gühertaş köyünde bilinen ilk kahvehane Zeki Kaya tarafından açılmıştır. Köy kahveleri kış mevsiminde çalışır, yaz mevsiminde işlerin yoğun olduğu dönemde kapalı olurdu. Ayrıca o dönemlerde gurbete giden çok kimse olmadığı için erkeklerin vakit geçireceği tek yer kahvehanelerdi. Zeki Kaya’nın açtığı kahvehanenin ocakçısı kardeşi Nazımdı.Nazım Kaya daha sonra kendisi kahvehane açar. Arif Kaya ve Mihdat Turgut’ta  kahvehane açmışlardır.

     Köy kahvehanelerinin en iddialı ve zevkli oyunu altı koldur. Boşa oynanmaz ya tavuğuna yada çerezine oynanır. Dış köylerden düğün için gelenlerle oynanan oyunlar daha da çekişmeli olurdu. Oyun sonunda kaybeden taraf  çereziyle, meyvesiyle, horozuyla ziyafet çekerdi.

     Kahveciler içinde Nazım Kaya apayrı kişiliği olan bir insandır. Şakacı, büyükle büyük, çocukla çocuk olan, herkesin gönlüne göre şerbet veren biri. Ta o zamandan oyun oynama alışkanlığı edinir, 80 yaşına gelmesine rağmen bu alışkanlığını umreye gittiği 2007 yılına kadar sürdürmüştür. Kahvehanelerde batak oyununda kupa kağıdının adı Nazım dayının kağıdıdır. Özellikle batak oyununda ihaleyi alanın kozu kupa ise Nazım dayının ki diye söyler.

 

     FIRINEVLERİ (FIRINTAMI)

     Köy halkı yaz kış yiyecek ekmeğini çeşitli ailelerin kendilerine ait olan fırın evlerinde pişirirlerdi. Fırın çam yarmaçası odun yakılarak ekmek pişirilecek hale getirilirdi. Ekmeğini pişiren kadın fırın sahibine hak olarak “sıcaklık” adıyla birkaç ekmek verirdi. Önceleri köyde Gülaliağa’nın (Gülali Güler), Hacıağa’nın (H.Ömer Albayrak) ve İngiliz’in (Salih Şimşek) fırınevleri vardı.Sonraları Zeki Kaya, Halit Kütük, Seferi Kılıç, İbrahim Polat, Hüseyin Gümrah, Ahmet Zaimoğlu, Zikri Akkuş, İsmail Turan da fırınevi yaptılar.

     1995 yılında Gühertaş Köyü Dayanışma ve Kültür Derneği’nin yeniden kurulmasıyla birlikte dernek başkanı Halil Turgut ve ailesi yukarı mahallede bulunan eski ahırlarının yerini köye bağış yaparak, köy adına ilk ekmek fırınının yapılmasına vesile oldular. Yine yıkılan eski caminin yerine Eyüp Aydın’ın muhtarlığı döneminde yapılan köy konağının altına ikinci köy fırını yapıldı. Molla Mustafa (Mustafa Coşkun)’nın çocukları ise Cerit mahallesine komşularının da katkısıyla köy adına üçüncü fırını yaptılar. Bu gün her üç fırında köy halkı tarafından kullanılmaktadır.

 

     HOCALAR:

     Osmanlı eğitim sistemi içerisinde en alt kademedeki okullar Sıbyan mektepleridir. Gühertaş’ta köy odası (büyük oda) sonbahar ve kış mevsimlerinde Sıbyan mektebi olarak kullanılmaktadır. Köyün kendi yetiştirdiği hocalar tarafından köy çocuklarına temel dini bilgiler, namaz sureleri ve eski yazı öğretilmektedir. Daha ileri seviyede okumak isteyenler ise Tokat’a giderek Medrese eğitimini orada alır ve daha sonra köyüne döner, almış olduğu eğitim doğrultusunda çevresini bilgilendirerek aydınlanmasını sağlardı.

     1261 (1845) tarihli belgeye göre Gühertaş köyünde bilinen en eski din alimi Hacı Mehmet Ağa oğlu Molla İbrahim’dir. Köyde Zaimoğlu Yusuf tarafından ilk cami yapılınca padişah iradesiyle cami beratı verilerek Molla İbrahim imam (hatip) olarak tayin edilir. Molla Hasan (İnce Mollanın babası), Salih Efendi (Hacı Asimin babası), Kasım Hoca (Köroğlanın dedesi), İnce Molla (Mehmet Akkuş), Şerif Hoca (İbrahim Akbulut’un babası), Güzelağa (Hacı Gümüş’ün babası) ve Mehmet Hoca (Cerdük Hoca) köyün eski hocaları arasında yer alır.

     Şerif Hoca, İnce Molla ve Güzelağa medrese eğitimi almak için Tokat’a giderler. Güzelağa kısa bir süre kaldıktan sonra geri gelir. İnce Molla ve Şerif Hoca yedi yıl okuyarak medrese eğitimini tamamladıktan sonra köye dönerler. Şerif Hoca daha sonra Dilekpınar köyüne yerleşir ve orada imamlık yapmaya devam eder. Şerif Hocanın yetiştirdiği en ünlü talebesi Molla Mustafa’dır. İnce Molla, Akseki ve Ezbider (Suşehri)de din eğitimini sürdürür. İnce Mollanın yetiştirdiği talebesi İbik Hoca (İbrahim Poyraz)’dır. Molla Pıstıl (Mustafa Turan) ise Turhu da eğitim görür.

     Molla Mustafa 20.yüzyılda Gühertaş tarihinin en büyük din alimi ve aydınıdır. Yetiştirdiği talebeleri arasında Kemal Bülbül, Mustafa Gümrah, Kadir Güler, Ahmet Albayrak, Ahmet Coşkun, Mustafa Akbulut, Mustafa Yıldız, Mustafa Çakmak, Abdurrahman Yücel, Mehmet Ateş ve Mustafa Başar yer alır. Molla Mustafa’nın en büyük eseri hiç şüphesiz oğlu Hafız Hoca (Ahmet Coşkun)’dır. 1970 yılından itibaren Gühertaş köyünde görev yapan Hafız Hoca emekli olmasına rağmen insanımızın aydınlanması yönünde çalışmalarını sürdürmektedir. Molla Mustafa ve Hafız Hoca hakkında geniş bilgi için bkz. iz bırakanlar bölümü.

 

     AVCILAR:

     Avcılık, hiç şüphesiz herkesin rüyalarını süsleyen bir uğraşı.  Ancak iyi bir avcı olmak için iyi bir atıcı (nişancı) olmak gerekmektedir. Bu arada avcılar nişancılıklarının yanında çok iyide atıcıdırlar!..Öyle av hikayeleri anlatırlar ki dinleyenlerin ağzı bir karış açık kalır.

     Gühertaş ta avcıların piri Hüseyin Avcı olarak bilinir. Soyadı kanunu çıkınca Avcı soyadını alması da bu nedenledir. Avcılıkları ile tanınan belli başlı isimler şunlardır; Hasan Gümrah, Hüseyin Gümrah, Ali Karaman (Gülü), Yunus Avcı, Mehmet Karaman (Kocabaş) ve Mustafa Karaman (Gülü’nün oğlu).

     Avcıların çok iyi tazıları olur ve gözleri gibi bakarlar. Son dönemlerde köyde avcılığa merak saranlar bildiğimiz avcılık yerine gece traktörle far ışığında av yapmaya başladılar.

 

     ARICILAR:

     Son dönemlerin gözde olduğu kadar geliri de o denli çok iyi olan mesleği arıcılıktır. Devletin köylüyü bilinçlendirmek ve bilimsel yollarla arıcılık yapmalarını sağlamak için düzenlemiş olduğu kurslara Gühertaş köyünden de bir çok insan katılarak sertifika alır.

     Geçmişte arıcılık kara düzen diye tabir edilen yöntemlerle yapılıyor ve kara peteklerde bal elde ediliyordu. Günümüzde daha modern yöntemlerle arıcılık yapılmasına rağmen eski kara petek balının lezzeti ve kalitesinde bal bulmak mümkün değil.

     Tespit edebildiğim kadarıyla geçmiş dönemlerden bu güne kadar arıcılık yapanlar; Hüseyin Gümrah (Türkmen’in Hüseyin’i), İbrahim Poyraz (İbik Hoca), Mustafa Güzel (Köroğlan), Mustafa Coşkun (Molla Mustafa), A.Rıza Gümrah (Gülpaşa), Hüseyin Şahin (Şahman’ın Hüseyin’i), Ahmet Turan (Civo Ahmet), Hüseyin Turgut (Feti), Ahmet Coşkun (Hafız Hoca), Eyüp Aydın, Mustafa Yıldız, Bekir Şahin ve Ömer Karagüney’dir.

 

     TRAKTÖRCÜLER:

     1960 lı yıllarda Gühertaş köyü traktörle tanıştı, o dönemde harman zamanı Suşehri’nden gelen traktörcüler harmanlarda yığılı sapları karapatoz’a vururlardı. Köyde ilk traktör 1971 yılında Kemal Aydın, Eyüp Aydın ve Mustafa Şimşek ortaklığı ile alındı. Daha sonra 1972 yılında Mihdat Turgut ve Ahmet Turan ortak traktör aldılar. Hüseyin Çakmak - Kemal Bülbül ortaklığı, Mustafa Yıldız - Ahmet Coşkun ortaklığı, Ahmet Budak - Sami Budak ortaklığı, Mehmet Pelit ve Mustafa Yılmaz’ın almasıyla traktörlerin sayısı çoğaldı.

     Köye traktörün girmesi üzücü ve üzücü olduğu kadarda acı olayların yaşanmasına neden oldu. Çünkü köy arazisinin çok engebeli oluşu, bilinçsizce ve ehliyetsiz kişilerin traktör kullanması kazalara sebep oldu ve gencecik fidanları kaybettik.Bunlara acı kayıplarımız bölümünde yer verilecektir.

 

     HALI VE KİLİM DOKUMACILARI:

     Halı dokumacılığı, Türklerin dünya medeniyetine bir armağanı olarak kabul edilir. Güney Sibirya da Pazırık kurganında bulunan ve Türkler tarafından dokunan halı dünyanın en eski halısı olarak kabul edilir. Asırlar boyunca analarımızın, bacılarımızın el emeği göz nuru dökerek dokumuş oldukları halı ve kilimler halıcılık tarihindeki yerini almıştır. Gühertaş köyünde daha çok kilim, cecim ve şal dokumacılığı gelişmiştir.

     Bu alanda marifetli olan kadınlar arasında Ömücük (Dağdevirenin karısı), Çıttım Emine (Mahir’in annesi), Hatıç (Mehmet Ateş’in annesi), Halime Yıldız, Güllü Altun, Sultan Turan, Akgül Coşkun, Sultan Bülbül ve Şemsi Güzel’i sayabiliriz.

     Bu gün hemen hemen her evde mutlaka Gühertaş kadınının el emeği ve göz nuru dökerek dokuduğu bir kilim, cecim yada şal’a rastlamak mümkündür.

 

     BERBERLER:

     Faris Yıldız(Gündük Mavuş), Arif Şimşek, Ali Başar, Mustafa Şimşek ve Ahmet Keskin’dir.

 

     SINIKÇILAR:

     Mihdat Poyraz (Mihdatağa), Hüseyin Gümrah, Hüseyin Şahin ve Seher Başar (Tavşan)dır.

 

     SU TESİSATÇILARI:

     Ahmet Keskin ve Kaya Şimşek (aynı zamanda iyi bir boyacı)’dir.

    

     TERZİLER:

     Yıllardır köyde terzilik yapan tek insan Ömer Coşkun (Asker)’dur. Özellikle 1950/60 lı yıllarda diktiği İngiliz kotu diye tabir edilen pantolonlar o dönemin Gühertaş gençliğinin gözdesiydi. Ayrıca çadır ve bıranda yapımında da çok iyi ustadır. Mesleğini 2000 li yılların başına kadar Şerefiye de sürdürmüştür.

 

     ÇARIKÇILAR:

     Köydeki tek çarıkçı Gülali Güler (Gülaliağa)’dir. Hayvan gönünden çarık yapar, çarıkları tamir eder, yırtılan lastik ayakkabıları diker ve bunları yaparken kimseyi geri çevirmezdi. Gülaliağa hayvan gönünden yapılan araba kayışı yapımında da marifetlidir ve bu alanda köyde onun gibisi yoktur.

 

     KALAYCILAR:

     Gühertaş ta kalaycılık mesleği ile uğraşan tek insan Rüşan oğlu Garip Bülbül (Garipağa)’dür.

 

     SIHHIYELER

     Hasan Karagüney (Sarı Hasan), Zekeriya Yıldız, Ali Turan

Araştıran: Ahmet Turan ALTUN (Emekli Tarih Öğretmeni)