Çakmak Mahallesi, Horasan caddesi No:3 Ümraniye - İstanbul

0216 365 35 61   -    info@guhertas.com 

  • Facebook - Beyaz Çember
  • Heyecan - Beyaz Çember
  • Beyaz Instagram Simge
  • YouTube - Beyaz Çember

Gühertaş Tarihi

Gühertaş Tarihi

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI VE KURTULUŞ SAVAŞINDA GÜHERTAŞ

 

     1299 tarihinde kurulan Osmanlı İmparatorluğu hızla büyüyerek 16. yüzyılda üç kıta üzerinde dünyanın süper gücü haline gelir. Çağa ayak uyduramayan Osmanlı Devleti 17. yüzyıldan itibaren gerilemeye başlar. 19. yüzyıl ortalarına gelindiğinde ekonomik bağımsızlığını kaybeder, askeri yönden zayıflar ve dünya devletleri arasında siyasi ağırlığı olmayan, sözü geçmeyen bir devlet haline gelir. 

     Bütün bunların yanında 20. yüzyıl başlarında katıldığımız ve yenilgiyle sonuçlanan Trablusgarp, Balkan ve Birinci Dünya Savaşı elimizdeki imkanların tükenmesine, ülkemizin felakete sürüklenmesine neden oldu. Bu da yetmiyormuş gibi savaş sonrası emperyalist devletler topraklarımızı işgal ederek milletimizi esaret ve köleliğe sürüklemek istediler.

      Tarihi boyunca özgürlük ve bağımsızlığını her şeyin üzerinde tutan Türk milleti esarete boyun eğemezdi, eğmeyecekti de. 19 Mayıs 1919 tarihinde Anafartalar kahramanı M.Kemal’in önderliğinde ”Ya İstiklal Ya Ölüm” parolasıyla varını yoğunu ortaya koyup Milli Kurtuluş Savaşını başlatan Türk milleti bütün imkansızlıklara rağmen dört yıl süren onurlu bir mücadelenin sonunda zafere ulaşmayı başardı

     Birinci Dünya Savaşıyla başlayan bu karanlık günlerde ülkenin her yanında olduğu gibi Gühertaş köyünden de onlarca ana kuzusu ecdat kanlarıyla sulanan vatanımızı savunmak için askere alındı.

     Zaimoğullarından Mehmet’in (Memo) torunu İsmail (Sait oğlu), Ali (Kenan) oğlu Mustafa,  Mustafa Ağa oğlu Mihdat, Mehmet (Memo) oğlu Ömer (Güzelağa), Kasım Hoca oğlu Ahmet, Hasan Ağa oğlu Ağca, Hasan Ağa oğlu Halil (Karaoğlan), Hasan Ağa oğlu Mustafa (Molla Pıstıl), İsmail (Genç Ağa) oğlu Ömer, İsmail (Genç Ağa) oğlu Tahir, İsmail oğlu Veli Çavuş, İbrahim oğlu Abdullah (Tahtabaş), Hüseyin Ağa oğlu Halit, Hüseyin Ağa oğlu İsmail, Hacı Asim oğlu İzzet, Hacı Asim oğlu Salih, Hacı Asim oğlu Faris, İsmail (Çakır Ağa) oğlu Üzeyir, Ali oğlu Salih (İngiliz), Sait oğlu Hüseyin Kaya (Hüseyin çavuş).

       Üsüşoğullarından Hasan oğlu Ali, Hasan oğlu Mehmet.

       Karaibişoğullarından Kara Hasan oğlu Hüseyin (Coruh Hüseyin), Şükrü oğlu Halil (Tırıl Halil).

       Kara Mustafaoğullarından (Herrolar) Hasan oğlu Mehmet (Kütük Mehmet), Mustafa oğlu Hüseyin Karaca (Hüseyin Çavuş).

       Çuhadaroğullarından Ahmet oğlu Recep

     Vatan savunmasına giden Mehmetçikleri köy halkı dualarla uğurlar. Herkes bilmektedir ki bu uğurlayışta bir başkalık vardır, fidan gibi delikanlılar savaşa gitmektedir, gidip de geri dönememek vardır. Yeni gelinlerin gözü yaşlı, anaların ve babaların yüreği yaralıdır. Ülkemizin üzerine kara bulutlar çökmüştür. Yüreği yaralı analar acılarını içine gömerek bu vatana kurban olsun diye akşamdan ellerine kınalar yaktıkları kuzucuklarını uğurlamaktadır.

     Birinci Dünya Savaşında mücadele ettiğimiz Çanakkale demir ve çeliğe karşı, Yemen çölün kavurucu sıcağına ve ihanete karşı, Sarıkamış kar, tipi ve dondurucu soğuğa karşı bir efsanenin ayakta kalma ve onur mücadelesidir. İşte Çanakkale, işte Yemen, işte Sarıkamış yıkılan bir devin çıkardığı feryadın adıdır.

     Sarıkamış Harekatı Türk tarihinin en dramatik olaylarından biridir. Allahüekber dağlarında Yemen’in kavurucu sıcağından, Sarıkamış’ın dondurucu soğuğuna yazlık elbisesi ve çarıkla giden körpe fidanların yüreklerimizi yakan hikayesidir. 90.000 Anadolu evladının bir çoğu düşmana tek bir kurşun atamadan gömüldü karlara. Soğuk, tipi, tifüs, açlık aldı Mehmetleri, Ömerleri, Halilleri. Gecenin kör vaktinde eksi 30-40 derece soğukta Allahüekber dağlarında karlara gömülen mosmor olmuş bedenleri göremedi Sarıkamış.

     22 Aralık 1914 sabahı gündüz başlayan yürüyüşte çarıkları yumuşayan askerlerin, çarıkları gecenin ayazında donmaya başlayınca bir mengene gibi ayaklarını sıkmaya başlar adım atmak imkansız hale gelir. Ayaktan başlayan donma yavaş yavaş bütün vücudu sarar. Düşeni kaldırmamak için emir verilir. Askerler ordunun işaret taşları gibi yollara dizilirler kimi çömelmiş, kimi oturmuş, kimi yuvarlanmış, kimi bir ağacın gövdesine dayanmış adeta kardan heykellere dönmüşler.

     Bir avuç kahraman Allahüekber dağlarını aşarak ulaşır Sarıkamış önlerine ama soğuğa teslim olurlar. Rus kurmay başkanı Pietroviç, anılarında Sarıkamış’a kavuşan o bir avuç kahramanı şöyle anlatacaktır. “ Onları teslim alamadım. Çünkü ilk sırada diz çökmüş beş kahraman. Omuz çukurlarına yasladıkları mavzerleri ile nişan almışlar. Tetiğe asılmak üzereler. Ama asılamamışlar. Kaput yakaları, Allah’ın rahmetini o civan delikanlıların yüreklerine akıtabilmek istercesine semaya dikilmiş, kaskatı… Hele bıyıkları, hele hele bıyıkları ve sakalları! Her biri fütuhat oku gibi çelik misali. Ya gözler? Dinmiş olmasına rağmen şu kahredici tipinin bile örtüp kapatamadığı gözleri!.. Apaçık!.. Tabiata da, başkumandana da, karşısındaki düşmana da isyan eden ama Allah’ına teslimiyetle bakan gözler… Açık, vallahi apaçık!..

     İkinci sırada öyle bir manzara var ki, hiçbir heykeltıraş benzerini yapmayı başaramamıştır. O ürkütücü ayaza rağmen, sağlarında fişekleri debelenerek üzerlerinden atmaya tenezzül etmemiş iki katırın yanında başları semaya dönük, altı masal güzeli Mehmet… Sandıkları bir avuçlamışlar ki, hayatı biz ancak böyle bir hırsla avuçlayıvermişizdir. Öylesine kaskatı kesilmişler.

     Ve sağ başta binbaşı Mustafa Nihat. Ayakta… Yarabbi, bu bir ayakta duruştur ki, karşısında düşmanı da, kafiri de, lanetlisi de Allah’ın huzurunda diz çöküş halinde gibi. Endamı, düşmanı dize getiren bir tekbir vesvelesi gibi. Belinde fişeklerin yuvalarını tipi ile kapatmaya bütün gece düşen kar bile razı olmamış. Sol eli boynundaki dürbünü kavramış. Havada donmuş, kale  sancağı gibi. Diğer eli belli ki semaya uzanıp rahmet dilerken öylesine taşlaşmış. Hayrettir, başı açık. Gür erkek kömür karası saçları beyaza bulanmış…”

     Ve Moskova’daki askeri müzede sergilenen bu satırların sonu şöyle biter; ”Allahüekber dağları’ndaki Türk müfrezesini esir alamadım. Bizden çok evvel Allah’larına teslim olmuşlardı. 24.12.1914 Perşembe.”

     İşte Sarıkamış, bu vatan için ellerine kına yakılarak uğurlanan bıyığı terlememiş fidanların yüreklerimizi sızlatan acı sonu. Ordunun verdiği acı kayıpların yanında bir çok köy yakıldı yıkıldı harap edildi. Halk Rusların ve Ermenilerin zulmünden korkarak varını yoğunu bırakıp Erzurum doğrultusunda iç kesimlere doğru göç etmeye başladı tıpkı 1912 de Balkanlardan İstanbul’a doğru uzanan göç kuyrukları gibi.

     Gühertaş’tan askere alınanlar ya Kafkasya Cephesi’ne ya da Yemen Cephesi’ne gönderildiler. Doğuda Kafkasya Cephesi’nde Rus ve Ermenilere karşı savaşan Hasan Ağa oğlu Ağca Van’da şehit düşer. Arkadaşları Yemen Cephesi’nde savaşan Ömer’e (Güzel Ağa) Ağca’nın şehit olduğunu bildirir. Canı kadar sevdiği arkadaşının şehit olmasına çok üzülen Ömer, köye yazdığı mektubunda selam faslından sonra:

 

                         Güzeller indi mi ekinden,ottan ?

                         Haber geldi mi Van’daki yiğitten ?

 

     Diyerek Ağca’nın durumundan haberleri olup olmadığın sorar. Mektubunun sonunda acıda olsa gerçeği açıklamak zorunda kalır.

 

                         Yemen’dir orduların ırağı,

                         Van’dır yiğitlerin durağı,

                         Can olsunda dayansın,

                         Anaların yüreği .

 

      Yakınları Ömer’in yazdığı mektuptan Ağca’nın şehit olduğunu öğrenirler. Daha Ağca’nın acısı dinmeden Sarıkamış harekatına katılan Ağca’nın kardeşi Halil’in (Karaoğlan) şehit olduğu haberi ulaşır köye. Kafkasya Cephesi’nden şehit haberleri arka arkaya gelmeye devam eder. Genç Ağa oğlu Tahir ve kardeşi Ömer’in şehit oldukları haberiyle köy yeniden yasa bürünür acıları daha da artar yürekleri parçalanır. Kafkasya Cephesi’nde savaşan Hasan oğlu Ali ve Mehmet’in akibetleri konusunda bir haber alınamaz.

     Özellikle Genç Ağa oğlu Ömer önce Balkan Savaşına katılır. Balkan Savaşı’nın bitiminde izin verilir ve kısa bir süre için köye gelir. Hemen arkasından Birinci Dünya Savaşı başlayınca yeniden cepheye koşar ve Allahüekber dağlarında şehit düşer. Babasının şehit olduğu haberi on iki yaşındaki oğlu Mustafa‘yı (Molla Mustafa) derinden sarsar. Babasına doyamamanın acısıyla Ruslara karşı öyle bir kin ve nefret duyar ki ömrünün sonuna kadar kızdığı herkese “Moskof “ diye söylenir.

     Yine Doğuda Kafkasya Cephesi’nde Rus’lara karşı düzenlenen Sarıkamış harekatına katılan ordu da yer alan Ali oğlu Salih yaralanır ve Gazi olarak köye döner. Yaşamının sonuna kadar bastonla gezer. Kafkasya Cephesi’nde savaşan İsmail oğlu Veli Çavuş, Hacı Asim oğlu İzzet Yıldız, Salih Yıldız, Hasan Yıldız, Çakır Ağa oğlu Üzeyir, Şükrü oğlu Halil Polat, Hasan oğlu Coruh Hüseyin savaşın bitimiyle köye dönerler.

     Kafkasya Cephesi’nden gelen şehit haberleriyle yürekler yanarken bir şehit haberi de Yemen’den gelir. Yemen Cephesi’nde İngiliz ve asi Araplara karşı savaşan Hüseyin Ağa oğlu Halit şehit düşer. Yemen Cephesi’nde savaşan Mehmet (Memo) oğlu Ömer (Güzel Ağa), Hüseyin Ağa oğlu İsmail, Mustafa Ağa oğlu Mihdat (Mihdat Ağa) ile Ahmet Çavuş oğlu Recep yedi yıl askerlikten sonra  bitkin ve yorgun olarak köye dönerler.

  Bu savaşın hazin tarafı sözde din kardeşlerimiz olan Arapların İngilizlerle işbirliği yaparak ihanet etmeleri ve askerimizi sırtından hançerlemeleridir. Bu gün her dinlediğimizde yüreklerimizi dağlayan Yemen türküsü uçsuz bucaksız Arabistan çöllerinde şehit olan Mehmetçiklere yakılan bir ağıttır.

     Havada bulut yok bu ne dumandır

     Mahlede ölen yok bu ne figandır

     Şu Yemen elleri ne de yamandır.

                                       Ano Yemendir gülü çemendir

                                       Giden gelmiyor acep nedendir.

     Bir zamanlar endişeyle, elemle andığımız Yemen ve Arabistan çölleri binlerce Halit’e, Ahmet’e, Mehmet’e mezar oldu. Yıllarca “Gece bir ses geldi derinden derinden / Beni mi çağırdı Yemen çöllerinden” diyen yaşmaklı kızlarımızın yürekleri orada çarpardı. Tüm dünya biliyor ki hiçbir milletin evlatları onların şartlarında, onlar gibi savaşmadı; destanların en dokunaklısını arkalarında bırakmadı. Ne hazindir ki şimdi o ıssız vadilerde, engin çöllerde ne mezar taşları ne de ziyaretçileri var…

     İbrahim oğlu Abdullah çeşitli cephelerde savaştıktan sonra İzmir’e gönderilir. Yunan 15 Mayıs 1919 da İzmir’i işgal  ettiğinde Abdullah İzmir’de askerdir. Uzun süre kendisinden haber alınamaz. Savaştan sonra İstanbul’da olduğu öğrenilince oğlu Halil köyden kalkarak İstanbul’a gider babasını bulur ve köye getirir.

     Birinci Dünya Savaşı sırasında askere alınan Mehmet‘in (Memo) torunu İsmail, Milli Kurtuluş Savaşı sırasında da askerliğini sürdürür.  23 Ağustos-13 Eylül 1921 tarihleri arasında 22 gün-22 gece devam eden Sakarya Meydan Muharebesi sırasında şehit düşer. Ali (Kenan) oğlu Mustafa da Milli Kurtuluş Savaşı sırasında batı cephesinde savaşır ancak onun akibeti hakkında bir bilgi edinilemez. Hasan Ağa oğlu Mustafa (Molla Pıstıl) Milli Kurtuluş Savaşı’nda cephe gerisi hizmetle görevlidir at ve katırla cepheye cephane taşınmasına refakat eder. Hasan oğlu Mehmet Kütük de Milli Kurtuluş Savaşı’na katılır ve yüzünden yaralanır.

     Birinci Dünya Savaşı sırasında askere alınan Mustafa oğlu Hüseyin Karaca (Hüseyin Çavuş) İstanbul’da görev yapar hatta Dolmabahçe deki yolun iki yanında bulunan çınar ağaçlarının dikilmesine refakat eder.

 

Hüseyin Çavuş (Hüseyin Kaya)

 

     1310 (1894) yılında Gühertaş köyünde doğan Sait oğlu Hüseyin, Birinci Dünya Savaşı başlayınca askere alınır. Doğu cephesinde Zaralı hemşerisi Salman Çavuşla birlikte Ermeni ve Rus’larla çarpışır, gösterdiği başarılardan dolayı astsubaylığa terfi ettirilir. Daha sonra Milli Kurtuluş Savaşı  sırasında batı cephesinde Yunanlılara karşı çarpışır. Milli Kurtuluş Savaşının en önemli aşamalarından biri olan 26 Ağustos 1922 sabahı  başlayan Büyük Taarruz’da en ön saflarda “tel örgü” harekatına katılır.

     Sakarya Meydan Muharebesi’nde yenilen Yunanlılar, Türk ordusu karşısında taarruz gücü kırılınca savunmaya çekilerek hiç değilse işgal ettikleri Batı Anadolu’yu kaptırmamak için büyük bir savunma hattı oluşturmaya başlarlar. Kuzey güney yönlü olarak çektikleri tel örgülerin kenarlarına derin çukurlar kazarak savunma hattını iyice güvenli hale getirmişlerdir. Öyle ki Yunan savunma hatlarını inceleyen İngiliz subayları “Bu savunma hattını altı ayda aşabilecek bir ordu kendini büyük bir zafer kazanmış saysın” diyerek Yunan savunma hatlarına övgü yağdırır. İngiliz subaylarının altı ayda aşılamaz dedikleri  savunmayı Türk ordusu altı saatte insan üstü bir gayretle ve cesaret göstererek aşacaktır.

     Dikenli tellerle oluşturulan Yunan savunmasına hücum eden Mehmetçik şehit olurken bile  son bir çabayla kendini dikenli tellerin üzerine atar, geriden gelen arkadaşlarına insan cesetlerinden oluşan bir köprü oluşturur. Türk milletinin yazgısını değiştiren “tel örgü” harekatında Hüseyin Çavuş en ön saflardadır. Yunan savunmasının altı saatte aşıldığını şöyle anlatır:

     “Başımızda Atatürk, şafak sökmeden, yanı başımızdaki ırmakta alınan abdest, kılınan namazdan sonra, Allah Allah nidalarıyla tel örgülere saldırdık. Öğleye doğru tel örgüler aşılmıştı ama, zayiatımızda oldukça büyüktü. Bir şey dikkatimi çekti. Bazı mevzilerde Yunan askerlerinin bir kısmı ölmemiş, yarı baygın vaziyetteydiler. Bunları öldürmedik esir aldık. Mangamdaki İzmirli onbaşım Rumca biliyordu. Onbaşıma, niçin bize karşı koymadıklarını, uyuşup kaldıklarını sordurdum. Yunan askerinin cevabı, dinleyenleri iliklerine kadar dondurdu. Göz yaşlarımızı tutamadık. Yunan askeri diyordu ki “sizden önce ellerinde kamçılar, yeşil giysili insanlar geldi. Silahlarımıza sarılıyorduk ki kamçılarıyla bize vurmaya başladılar. Uyuştuk öylece kaldık.”

     Yunan askerinin anlattıklarının “olabilirliği” tamamen okuyucunun yorumuna bırakılmıştır. Buna benzer anlatılar Çanakkale Muharebelerine ve Kıbrıs Barış Harekatına katılan gazilerimiz tarafından da sıkça anlatılmaktadır. Bu bir inanç meselesidir. Konuyu Al-i imran suresinin 169-170 Ayetlerinin meali doğrultusunda ele almakta yarar vardır.

     “Allah yolunda öldürülenleri ölü saymayın; bilakis Rab’leri katında dirilirler.”

     1956 yılında açılan Gühertaş ilkokulu her yıl canlı tarihi bir kişiliği ağırlardı. Bu Gühertaş’ın tek İstiklal madalyalı gazisi Hüseyin Çavuştu. Köyde görev yapan öğretmen tarafından okula davet edilen Hüseyin Çavuş sosyal bilgiler dersinde olayın yaşayan canlı tanığı olarak Milli Kurtuluş Savaşı anılarını anlatır o günleri yad ederdi. Mustafa Kemal’e olan hayranlığını ve Mehmetçiğin kahramanlığını sanki o günleri yeniden yaşıyormuşcasına gözleri dolarak gururla bize anlatırdı. Hüseyin Çavuş son nefesini verdiği 1974 yılına kadar her yıl onu bıkmadan, heyecanla dinledik. Benim gibi Hüseyin Çavuş’a yetişen herkes onun anlattıklarına  şahittir. Çocukluğumdan itibaren ben de milli duyguların ve tarih bilincinin oluşmasında, özellikle Tarih öğretmeni olmamda Hüseyin Çavuş’un etkisi büyüktür.

     Zaferden sonra orduda kalması önerilir ancak o sıla özlemine dayanamayarak baba ocağı Gühertaş’a döner. Gazim ruhun şad olsun, seni rahmetle ve minnetle anıyoruz, kurtarıp bizlere emanet ettiğiniz vatan bugün emin ellerde.

 

 

       

      Hüseyin Çavuşun sivil yaşamından bir anı

     Hüseyin Çavuş köylüleriyle beraber kağnı arabasıyla Zara’ya odun götürür. Askeri kışlanın önünden geçerlerken bir çavuşun eğitim alanında askerlere sabah talimi yaptırdığını görür arabasını durdurur onları izlemeye başlar. Birden Milli Kurtuluş Savaşı yıllarına gider sanki o heyecanı yeniden yaşamaktadır. Kışladan içeri girer komutana selam verir ve kendini tanıtır. Komutanım müsaade edersen askere arş komutuyla yürüyüş yaptırmak istiyorum deyince komutan İstiklal madalyalı gaziyi kırmaz müsaade eder.

     Hüseyin Çavuş rahat hazır ol tüfek omza ileri arş komutuyla bölüğü eğitim alanında yürütür ve komutanın yanına geldiğinde bölük kıt’a dur diye askeri durdudur. Selam çakarak bölük yüz er ve erbaşla emrinize hazır komutanım diyerek esas duruşta bekler. Hüseyin Çavuşun heyecan ve gururla askeri yürütmesi, gür ses tonuyla verdiği selam bölük komutanını öylesine etkiler ki gözleri dolarak “Gazim bu çavuşluk sana helal olsun biz sizin gibi kahramanların sayesinde düşmanı yendik” diyerek onun şahsında Türk milletinin bağımsızlığı için can veren kutsal vatan topraklarını al kanlarıyla sulayan Mehmetçiğe minnet duygularını ifade eder. Kendisine beş altı paket sigara verir ve her zaman ziyarete beklediğini söyleyerek uğurlar.

 

             ERMENİ VE PONTUSÇU RUM ÇETELERİYLE MÜCADELE

 

     Birinci Dünya Savaşının getirdiği o acı ve karanlık günlerde, bu topraklarda yıllarca aynı kaderi paylaştığımız Rum ve Ermeniler azıtırlar. Oluşturulan Ermeni ve Pontusçu Rum çetecileri Habeş (Şerefiye) bölgesinde Türklere yönelik baskılarını ve saldırılarını giderek artırır. Gühertaş köyünden Mustafa Ağa oğlu Ahmet ile Zaimoğlu Mehmet’i yaylada at aramak için gittikleri Cimoğlununçayırı denilen yerde işkence yaparak katlederler. Yakalanan caniler Sivas Divan-ı Harbi’ne sevk edilerek cinayetten yargılanırlar ve hak ettikleri cezayı alırlar.

     Ermeni ve Pontusçu Rum çetelerinin iyice azıttığı 1915-1922 yılları arasında Türkleri korumak için Karadeniz bölgesinde örgütlenen Giresunlu Osman Ağa’ya (Topal Osman) bağlı milli kuvvetler, Kemal adındaki komutanları ile Habeş yöresine gelir. O dönemde kendilerini güvende hissedebilecekleri Gühertaş köyünde bir gece kalırlar. Köylüler tarafından çok iyi ağırlanarak, erzak ihtiyaçları karşılanır. Olası bir saldırıda kendilerini savunmaları için gerekli düzenlemeleri yaptıktan sonra köyden ayrılırlar. Köy sakinlerinden Hacı Ömer (Albayrak) o günlerde doğan oğluna “Kemal” adını verir. Çok iyi nişancı olan İzzet Onbaşı tepede Seferi’nin harmanında, Mihdat Ağa karşının tepede ve Hacı Ağa Cerit’in tepede ellerinde tüfekler gece gündüz nöbet tutarak köye Ermeni ve Pontus çetelerini sokmaz.

      Bir gün çetelerin köyü basacağı haberi alınır. Nişancılar mevzilerinde eller tetiktedir. 40-50 kişilik atlı bir gurup silahlı olarak Boççayır’dan aşağı köye doğru yaklaşmaktadır. Menendünündibi’ne geldiklerinde İzzet Onbaşı Tepe’den nişan alarak tüfeğini ateşler kurşun en öndekinin atının ayaklarının dibine isabet eder, aslında bu bir uyarı ateşidir, bakarlar ki  köy çetin ceviz beyaz bayrak çekerek öyle köye girerler. Köye gelen çeteciler değil milli kuvvetlerdir. Komutanları İzzet Onbaşı’yı yanına çağırtarak sizde bu yürek, bu nişancılar varken değil çeteciler, ordu dahi köyünüze kimse giremez diyerek kutlar. Köy halkı hep birlikte çetecilerle mücadele eder ve çete mensupları çok diş bilemelerine rağmen Gühertaş’a giremez.

     9 Eylül 1922 de Yunan’ın İzmir’de denize dökülmesiyle savaş biter. Tüm ülke zaferi kazanmanın coşkusunu yaşar. Vatan binlerce şehidin kanlarıyla sulanarak işgalden kurtulur. Ama geride yakılmış, yıkılmış, viran olmuş bir ülke kalmıştır. Millet aç ve yoksul, bacalar tütmüyor, ellerine kınalar yakılarak gönderilen bıyığı terlememiş civanların büyük çoğunluğu geri dönmemiştir.

     Bütün ülkenin yaşadığı sıkıntıyı Gühertaş da yaşar açlık diz boyu, yemeye bir lokma ekmek yok, cepheden sağ dönenler bu sefer açlık ve yoksullukla mücadele etmeye başlar.

Araştıran: Ahmet Turan ALTUN (Emekli Tarih Öğretmeni)